English
  • Irak
  • İran
  • Filistin - İsrail
  • Suriye
  • Lübnan
  • Mısır
  • Ürdün
  • Yemen
  • Basra Körfezi
  • Aden Körfezi
  • Afganistan-Pakistan
  • Türkiye - Ortadoğu
  • Enerji ve Ekonomi - Ortadoğu
  • Terör - Ortadoğu
  • Kafkasya - Ortadoğu
  • Orta Asya - Ortadoğu
  • Rusya Federasyonu - Ortadoğu
  • Düşünce Kuruluşları
  • Diaspora Çalışmaları
  • Irak Türkmenleri Çalışmaları
  • Konferanslar - Sempozyumlar
  • Jeopolitik Toplantılar
  • Yuvarlak Masa Toplantıları
  • Türkmen Aydınları Toplantıları
  • Berlin'deki GPPI'nın Başkan Yardımcısı Benner, “Türk dış politikasındaki değişim AB’ye negatif olmaktan öteye pozitiftir bir etkide bulunmaktadır” dedi.
    Iraklı Yezidi Emiri İsmail, Yezidilerin siyasal tercihlerini özgürce yapamadıklarını ve dini kimliklerinin etnik kimliğe dönüştürülmek istendiğini anlattı.
    Dr. Tull, Türkiye’nin son dönem dış politikasında bir eksen kayması olmadığını, Türkiye’nin çabalarının bir küresel güç olma arayışı olarak yorumlanması gerektiğini söyledi.
    Selahattin Vilayet Meclisi Genel Sekreteri Niyazi Mimaroğlu, başarılarını, diğer grupların aksine fark gözetmeden tüm halka hizmet etmeye borçlu olduklarını söyledi.
    Selahattin Valisi El-Kerim, Türkiye’nin Irak politikasını çok olumlu bulduklarını ve Türkiye'deki yatırımcıları Selahattin'e beklediklerini söyledi.
    Sadr Grubu Kerkük Temsilcisi El-Sakri, artık Anayasa’nın 140. Maddesinin uygulanmasının söz konusu olmadığını söyledi ve "Kerkük dinimiz gibi önemlidir" dedi.
    Irak İslam Yüksek Konseyi Kerkük Temsilcisi Hasan, sonradan Kerkük'e göç ettirilen Arapların ve Kürtlerin Kerkük’ün kaderini belirlemeye haklarının olmadığını söyledi.
    ITC Selahattin İl Başkanı ve Selahattin İl Meclisi Üyesi Ali Haşim Muhtaroğlu, yerel siyaseti ve Türkmenlerin durumunu değerlendirdi.
    Irak Türkmen Cephesi Diyala İl Başkanı Usame Nazım Dede, Diyala'daki yerel siyaseti ve Türkmenlerin durumunu değerlendirdi. Dede, "Türkmen her yerde Türkmendir" dedi.
    Türkiye'nin Irak'taki dengeleyici rolünü vurgulayan Selahattin Vilayet Meclisi Üyesi El Çiyad, “Türkiye, Irak’ta laik grupları desteklesin” dedi.
    Musul Araştırmalar Merkezi Müdürü Prof. Dr. Zennun Yunus El Taii Musul’da son durum ve seçim sonrası Irak’ın geleceği üzerine görüşlerini aktardı.
    Irak Stratejik Araştırma Merkezi Başkan Yardımcısı Basıl El Guıreyri Irak Seçimleri ve Türkiye-Irak İlişkileri Hakkında Değerlendirmelerde Bulundu.
    Irak Kültür Ateşesi Prof. Dr. Muhammed El Hamdani “Türkiye-Irak İlişkileri: Tarihi ve Geleceği Yönelik Açılımlar” başlık uluslararası sempozyumu değerlendirdi.
    Goran'ın yayın organı Rozname'nin Genel Yayın Yönetmeni Azad Chalak, Goran'ın son seçimlerde başarısız olmasını milliyetçi söylem kullanmamasına bağladı.
    Türk-Kürt Dostluk Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Şıvan Taveng, bölgesel güç olmaya oynayan bir Türkiye için Kürt kartının en iyi kart olduğunu savundu.
    Hewler Post Genel Yayın Yönetmeni Rebwar Kerim, Iraklı Kürtlerin ülkedeki haklarının korunması için Türkiye’nin ikna olması gerektiği düşüncesinde olduğunu söyledi.
    Rudav Gazetesi Ekibiyle Toplantı
    Toplantıda Türkiye ve Irak Kürtleri arasındaki münasebetler değerlendirildi.
    Iraklı Bektaşiler ORSAM'da
    Musul, Kerkük ve Erbil'den gelen temsilcilerle Irak'taki Bektaşi toplumunun tarihi, mevcut durumu ve beklentileri ele alındı.
    Iraklı Türkçe Öğretmenleri ile Toplantı
    Toplantıda eğitim sisteminde yaşanan sıkıntılar, Türkiye’den beklentiler ve Türkmenlerin durumu görüşüldü.
    Bağdat Üniversitesi Heyeti ORSAM'da
    Heyet ile yapılan toplantıda Bağdat Üniversitesi ile ORSAM arasında kapsamlı bir kurumsal işbirliği yapılması kararlaştırıldı.
    Temmuz 2010 Yaz Okulu Programı Sona Erdi
    ORSAM Başkanı Kanbolat, katılımcılara Ortadoğu ülkelerini ziyaret ederek etkileşimlerini artırmalarını tavsiye etti.
    Amerikalı Meclis Üyeleri ve Senatörler ORSAM'da
    Virginia ve Maryland eyaletinden gelen Amerikalı heyete Türkiye-ABD ilişikileri hakkında brifing verildi.
    ORSAM-IAMES Toplantısı
    Toplantıda Türkiye-Vietnam ilişkileri ve Ortadoğu hakkında ortak çalışmalar yapılması kararlaştırıldı.
    Türkiye-Irak İlişkileri Sempozyumu Sonuç Bildirisi Açıklandı:
    "Türkiye-Irak ilişkileri tarihi beraberce yeniden yazılmalı"
    I. Türkiye-Yemen Forumu Düzenlendi
    İstanbul'daki geniş katılımlı Forum, Dışişleri Bakanlığı, ORSAM ve İTO işbirliğiyle düzenlendi.
    Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani'nin 4 Haziran 2010'da ORSAM'da Yaptığı Konuşmanın Tam Metni (İngilizce)
    ORSAM BM Irak Özel Temsilcisi Ad Melkert’i Konuk Etti
    Melkert, Türkiye'nin Irak'la ilişkilerde yapıcı bir örnek oluşturduğunu söyledi.
    FALEH CABBAR: "MEZHEPÇİ İSLAMCILIK İNİŞTE"

    Doktorasını Londra Üniversitesi’nde siyaset ve sosyoloji alanında tamamlayan Faleh A. Cabbar, Beyrut’ta bulunan Irak Stratejik Araştırmalar Enstitüsünün (Iraq Institute for Strategic Studies) kurucusu. Türkçe’ye de tercüme edilen “Irak’ta Şii Hareketi ve Direniş” adlı kitabın yanısıra Irak’taki aşiret yapısı ve 2003 sonrası kimlik politikalarının yükselişi ve düşüşü konularında çeşitli kitap ve makaleleri bulunmakta. Irak’la ilgili çalışmaları arasında Ekim 2002’de Le Monde Diplomatique’de yayınlanan “Saddam Irak’ta iktidarı nasıl elinde tutuyor?” adlı makalesi, eski olmasına rağmen analiz gücünün keskinliğiyle konunun meraklıları için muhakkak okunması gereken ve internette de bulunabilen bir makale. Faleh A. Cabbar ile bu söyleşiyi, 15-16 Ocak'ta 2010’da Beyrut'ta, Japonya Ortadoğu Araştırmaları Merkezi tarafından düzenlenen “Irak'ın Geleceği” isimli konferans sırasında Dr. Didem Danış gerçekleştirildi. 


    Didem Danış: Irak Stratejik Araştırmalar Enstitüsü ile başlayalım isterseniz. Nasıl kuruldu bu merkez?
     
    Faleh A. Cabbar: İlk yapıyı 1993 yılında Londra’da kurduk. O yıllarda Irak üzerine düzenli yıllık seminerler düzenliyor ve İngilizce kitaplar yayınlıyorduk. 2002’den sonra bu yapıyı bir araştırma enstitüsüne dönüştürmeye karar verdik. Bu dönemde, merkezi Irak’a taşımak gibi bir niyetimiz de vardı, hatta Bağdat’ta bu amaçla bir yer ayarladık. Ama bu bina bombalanıp, yakıldı. Irak’ta binayı İngilizler almış diye de bir söylenti yayılmış. Bir söylenti çok can yakabiliyor. Bunun üzerine biz de Irak’a taşınma fikrinden vazgeçtik, orada küçük bir ofis açtık. 2004-2005’teki şiddet ortamında bizim için çok zor oldu. 2006 daha da kötü oldu, Bağdat’taki ofisimiz yağmalandı. Bu küçük ofis bile darmadağın edildi. Ve işte şimdi buradayız. Bağımsız bir araştırma kurumu olarak, Beyrut’taki merkezimizden çalışmalara devam ediyoruz. 
     
    Enstitü olarak araştırmalarınızı nasıl yürütüyorsunuz? Irak’ta ekipleriniz var mı? 
     
    Araştırma projesinin ihtiyaçlarına göre gerekli kişileri istihdam ediyoruz. Daimi araştırmacılarımız yok. Onyediden fazla araştırmacı, kırkbeş eğitmen ve öğretim üyesi ile irtibat halindeyiz. Doktora öğrencileriyle sosyal bilim kuramları ve yöntemleri konulu seminerler yapıyoruz. Dinler sosyolojisi alanında da özel derslerimiz var. Kaynak ihtiyacı içinde olan araştırmacılara da yön gösteriyoruz. 
     
    Çalışmalarınızın odak noktalarından biri Irak’ta kimlik siyasetinin yükselişi ve düşüşü. Bunu biraz açıklayabilir misiniz? 
     
    Sünni ve Şii kimlikleri daha önce birer kültürel kimlikti. Bu kimliklerin siyasallaşmasına yönelik bazı çabalar vardı, ama bunlar Krallık döneminde ve Birinci Cumhuriyet döneminde başarısız oldu. Ancak Saddam Hüseyin döneminde başarılı oldu. Neden diye sormalıyız. Bir başka konu da, kültürel kimliklerin siyasallaşmasının 2003 sonrasında kitlesel bir boyut kazanması. Bu dönemde kimlik siyaseti daha da yayıldı ve silahlandı. Sorulacak soru; neden kimlik siyaseti geçmişte başarısız olurken, şimdi başarılı oluyor?  Burada birinci faktör siyasi sistemin yapısı. Siyasi sistem açık mı, kapalı mı? Yani parlamentoya erişimin var mı; ekonomiye ve diğer maddi kaynaklara erişimin var mı; bölgesel olarak dağıtılan kaynaklara erişimin var mı? Bir de bunların nasıl değerlendirildiği önemli. Geçmişte siyasi sistem açıktı ama ekonomik sistem değildi. Sınıflar ve gruplar arasında eşitsizlikler vardı. O dönemde bunlara Marksizm, sınıf ideolojisi, sosyal milliyetçilik, gericiler karşısında ilericiler, kapitalistler karşısında işçiler merceğinden bakılıyordu. İslam’ın yükselişi bu tabloyu değiştirdi. Saddam Hüseyin döneminde siyasi sistem kapandı. İktidara veya ekonomik kaynaklara erişim imkânsız oldu. 
     
    Bu nasıl algılanıyordu? 
     
    Üç temel bakış açısı vardı; Marksist, liberal ve İslamcı. Marksizmin gerilemesiyle Iraklılar katledildi; liberaller Meclis’e alınmadı ve sürgüne gönderildi. Savaştan dolayı toplumsal milliyetçilik, yani yönetici seçkinlerin ideolojisi, çökünce, ortada sadece mezhepçi İslamcılık kaldı. Irak milliyetçiliği önemini kaybetmeye başlar başlamaz, mezhebinden dolayı devlet iktidarından dışlandığını düşünen Şiiler ve diğer gruplar kimlik politikasına sarıldılar. Irak toplumundaki kriz budur.   
     
    Saddam Hüseyin döneminde hükümete yakın geniş bir orta sınıf vardı. Onların tutumları ne oldu?
     
    Orta sınıflar 19.yüzyılda üreticiydi. Sermayeleri vardı, mülkleri vardı, bilgileri vardı. Giderek, daha çok bilgi üretmeye, eğitim, sanat gibi alanlarda yayılmaya başladılar. Kültür endüstrisi dediğimiz bu alan bugün Ortadoğu’da çok önemlidir, en büyük sektörlerden biri haline gelmiştir. Krallık döneminde orta sınıfların gelişimi daha yavaştır, çünkü devletten bağımsızdır. Milliyetçi sosyalist hareketler Irak’ta yönetimi ele geçirince Rus ve Alman modellerini benimsediler; planlı ekonomi, fazlasıyla merkezileşmiş bir yönetim, tek ideoloji, vs. Daha önceden, kendi sermayesine ve mülküne yaslanan orta sınıflar bu dönemde hükümete yanaşmaya başladılar. Varoluşları hükümetin desteğine bağlı hale geldi, hükümet olmadan iş yapamaz oldular. Bir anlamda, hükümetin kölesi oldular. Ekonomik açıdan zenginleştiler ama apolitikleştiler. Ama iş orada kalmadı. Baas Partisine katılan orta sınıflar, bu parti başarısız olup, hükümet din ve aşiretleri güçlendirme politikası gütmeye başlayınca bu sefer de aşiretlere ve dini örgütlere yöneldiler. 
     
    Devlet eliyle aşiretlerin güçlendirilmesi politikası Irak’ı bütün olarak birarada tutmak isteyen rejim açısından çelişkili bir politika değil mi? Bir tür bindiği dalı kesmek gibi… 
     
    Sistem tek parti tarafından yönetiliyordu. Tek partiler toplumsal seferberlik, ideolojik aşılama ve kontrol araçlarıdır. İstihbarat toplamaya da yararlar. Bu şekilde işleyen partin çözülürse, iktidarını Irak toplumunun her köşesine nasıl yayarsın? Daha önce parti aygıtıyla yürüttüğün iktidarını nasıl sürdürürsün? Şiileri çağırırsın, onlara para verirsin, yetki verirsin ve bazı bakanlıklarda koltuk verirsin. Bu bağ çok şey söyler aslında. Bu toplumun kontrol altında tutulmasıyla ilgilidir. Bu kontrole neden ihtiyaç duyulduğu aşikâr. Tek parti çökmüştü, Baas Partisinin 1988’de 1,8 milyon üyesi vardı, 1991’de bunun yüzde 60’ını kaybetmişti. Parti, orta tabakada, alttakilerden daha çok kan kaybetmişti. Yani rejim toplumu denetlemek için muhtaç olduğu insanları kaybetmişti. Orta tabakada geniş bir boşluk açılmıştı. Peki bu nasıl dolduruldu? Şeyhlerle. 19. yüzyılda Osmanlı reformlarıyla çözülmüş olan aşiretler 1990’lara kadar önemsiz yapılar olarak kaldılar. Sadece isimleri vardı. Köylerde akrabalık ağları olarak devam ettiler. Bazı aileler aşiretin lideri olarak adlandırılmıştı ama bunun pek bir önemi yoktu. Amerikalılar onları işe dâhil etmek istediğinde farkettiler ki aslında pek çok aşiret gerçekte yoktu. Aşiret şeyhleri pazara gidip tanıdıklarını, eski okul arkadaşlarını, komşularını toplayıp kendi aşireti olarak tanıtıyordu. Böylece aşiret liderleri müteahhit gibi çalışmaya başladılar. Gerçekte olmayan aşiretleri, varmış gibi göstermeye çalıştılar. İdeolojileri de içinde yaşadıkları grubun ötesinde işlemiyordu. Elli bin kişilik, yüz kadar köye dağılmış bir aşirettenseniz grup içinde kuvvetli bir iletişiminiz olamaz. En fazla yan kapını harekete geçirebilirsin. Akrabalık ideolojisinin sınırlı doğası ve aşiretlerin parçalı yapısı işi zorlaştırıyor. Amerikalılar bunu anladılar. Bunların yerel aktörler olduklarını, ulusal düzeye çıkamayacaklarını farkettiler.   
     
    Ya dini aktörler?
     
    Dini grupların bir merkezi vardır ve bu merkeze para akar. Necef’e mesela yetmiş milyon dolar gitti. Sistani’yi eleştirdiğim düşünülsün istemem, bunlar çok hassas insanlardır. Ama dini bir grupsan, bir altyapın, camilerin vardır; ayrıca insan gücün, müritlerin, din adamların, kısacası gelişmiş bir kurumun vardır. Aşiretlerde bu yoktur. 2003’ten sonra aşiretler devlet korumasını kaybedince arka plana düştüler. Oysa din yükselişe geçti. Ama din apoliktir, bunu unutmayalım. Sistani mesela apolitiktir, mollaların iktidarını istemez, hatta buna karşıdır. Oysa siyasi partiler – ki tek parti döneminin mirası ve sürgünde olmalarından dolayı çok zayıftılar– geri döndüklerinde bu dini çevrelerdeki gücü kendi iktidarlarını yeniden kurmak için kullandılar. İşgal edilmiş bakanlıklara ve diğer hükümet kurumlarına yerleştikçe üye sayıları arttı. Paraları, iktidarları ve nüfuzları var artık. Onlar büyüdükçe, Sistani’nin etkisi azalıyor. Bu işin dinamik doğası gereği böyle. Bu yüzden bu kadar çok konuşuyor, ama artık kimse onu dinlemiyor. Siyasi partiler 2003-2008’de ona muhtaçtı ama 2009-2010’da artık ihtiyaçları kalmadı.   
     
    Bu sizin kimlik politikalarının düşüşü olarak tarif ettiğiniz süreç mi?
     
    Hayır. Bu din dinamiklerinin değişmesi, çünkü siyasal İslam aile ve kent dayanışması ekseninde örgütlenir ve ideolojik ayrımları vardır. Bu yüzden kendi içlerinde çatışmaya başladılar. Ama daha önce, kimlik politikasının yükselişi devleti kontrol etmelerini, oyların yüzde 54’ünü almalarını sağladı. Daha baştan beri parçalıydılar. Şiiler arasındaki bölünmeler yok olmadı ama kimlik politikasının yükseliş döneminde işlevsiz kaldı. İktidarı ele geçirdiklerinde bölünmeye başladılar. Bu bir kurgu değil, bizim her gün karşı karşıya olduğumuz bir gerçeklik. Aile aşiret, ideoloji tüm bu ayrışma alanları, kimlik politikaları kurulmadan önce Şii veya Sünni herkesi bölmüştü zaten. Bu askeri blok için yapıcı ve başarılıydı. Bugünse pek çok farklı parti, grup, lider görebilirsiniz; “neden bu kadar çok lider var?” diye sormak lazım. Çünkü artık yekpare bir blok değiller. Tahran’da Kara Cuma denilen günde meydanlara dökülen, ellerinde bir tek Humeyni sembolü taşıyanlar değil buradakiler. Sistani iktidar istemiyor. Siyasi partiler de aşiret, bölge, mezhep, aile ve benzeri çizgiler ekseninde bölünmüş durumdalar. Bu toplumsal örgütlenmeler siyaset çerçevesini darmadağın etti. 
     
    Bu bölünme sadece mezhep siyaseti için geçerli olmasa gerek... 
     
    Mezhep siyaseti kadar, hatta belki ondan daha çok etnik siyaset yapanlar da bölündü. Bugün Kürdistan’a gittiğinizde insanlar, özellikle de gençler size şöyle der: “Evet Saddam baskıcıydı ama şimdi işimiz yok, her an tutuklanabiliriz. Büyükbaşlarınsa her şeyi var. Politikacılar, ekonomi, eğitim ve diğer tüm alanları kontrol ediyor.” Buralarda, etnik milliyetçi partilere karşı genişleyen bir toplumsal muhalefet var. Kürt milliyetçiliği birleştirici ve susturucu bir etkiye sahipti. Kendi hükümetlerini kurdukları anda,“kim yönetmeli?” sorusu geliyor. Sorun da burada başlıyor. Kürtler de bölünüyor artık. 
     
    Bu bölünmeler seçimlere yansır mı? 
     
    Noşirvan Mustafa bloğuna bakın mesela. Temmuz 2009 seçimlerinde yirmi yedi civarında sandalye aldılar, müthiş bir sonuç. Hem de, Süleymaniye’de Erbil’den daha başarılı olmalarına rağmen. Erbil’de güvenlik kaygısı olmasaydı, daha fazla hareket serbestisi olsaydı, parlamentoda en üste çıkabilirlerdi. Kürdistan’da bir sonraki aşamada, daha kuvvetli bir liberal blok, daha kuvvetli bir İslamcı blok ve parçalı bir milliyetçi blok göreceğiz. Bu bölgedeki radikalizmi yumuşatacaktır.
     
    Bu siyasi farklılaşma sürecini olumlu mu buluyorsunuz? 

    Elbette. Her tür iktidar tekeli kötüdür. Nerede, ne zaman, ne şekilde olursa olsun. İktidarın tek elde toplandığı bir devlet yapısı, eğer demokratik özgürlük ve muhalefet yoksa uzun vadede müthiş yıkıcı sonuçlar doğurur. 
     
    Irak’ın geleceğine dair öngörüleriniz neler? 
     
    Eğer şanslıysak ve seçimlerde manipülasyon yapılmazsa, merkeziyetçi blok İslami akımları ve aşiretleri dengelemek üzere başarılı olur. Bu İslamcıları ılımlılaşmak zorunda da bırakır. Bugün siyasi partilerin yaklaşık yüzde 3’ü İslam terimini kullanıyor, 2005’de bu oran yüzde 90’dı. Bu tesadüfî bir değişim değil, yapısal bir değişim. Mezhepçi İslamcılık inişte. Bu yüzden bazı İslamcı gruplar biz mezhepçi değiliz diyorlar. Ama artık kimse inanmıyor bu söyleme. Eğer İslamcılık, merkeziyetçilik ve Irak milli kimliği arasında bir denge kurabilirsek, eğer uzlaşı için gerekli yöntem ve araçları geliştirebilirsek, hiç bir parti tek başına iktidarı ele geçirip tekelci bir yönetim kuramaz. Eğer geniş tabanlı bir hükümet kurma eğilimi gelişirse, Irak düzlüğe çıkar, stabilize olur. Şiiler arasında çoğunluk yönetimi modelini öne sürenler var. Biz çoğunluğuz, biz yönetelim diyorlar. Bu saçmalıktır. Bu diğerlerini dışlamak anlamına gelir ve çatışma yaratır. Eğer bu yoldan gidersek felaket olur ve iç savaşa kadar gider. Dolayısıyla ılımlı bir politika, İslamcılık ile merkeziyetçilik kutupları arasında bir orta yol politikası üretmek lazım. Ama ekonomiyi de geliştirmeyi hedeflemeliyiz. Doğru yönetilirse, Irak ekonomisi beş yıl içinde toparlanır. 
     
    Beş yıl bayağı iyimser bir tahmin değil mi? 
     
    Evet ama siyasi toparlanma için daha uzun bir süreye ihtiyaç olacaktır. Arka arkaya üç düzenli seçim geçirebilirsek feraha erdik demektir. Ama erken değil, zamanında yapılan seçimlerden bahsediyorum. 2005 seçimlerini saymıyorum, şimdi yapılacak seçimleri bir sayıyorum. Bundan beş sene sonra bir tane daha, beş sene sonra da bir daha yapabilir ve seçim sonuçlarına göre hükümet kurmayı becerebilirsek Irak toparlanır. Yani on yıl içinde işler yoluna girebilir.
     
    Irak dışındaki faktörleri bu resmin neresine koyuyorsunuz?
     
    Eğer İran’da mollalara karşı bir ayaklanma olursa, mesela Hameney’in ölümü, Ahmedinecad’ın görev süresinin bitmesi bu ülkede değişim için uygun bir zemin yaratabilir. Irak’taki basın özgürlüğü, Meclis’te demokratik tartışma ortamının gelişmesi, milletvekili adaylarına yasaklama getirilmemesi gibi gelişmeler olursa, bunlara bakıp neden bizde yok diyebilirler. İranlılar kendilerini Iraklılardan ve diğer tüm Araplardan daha üstün görürler, daha eğitimli, daha medeni olduklarını düşünürler. Bunda da bir kötülük yok, özgüvenleri yüksektir. Ama o zaman o beğenmedikleri Arapların daha iyi yönetildiklerini görürlerse bizde neden daha azı olsun diyerek, bir değişimi tetikleyebilirler. 
     
    Böyle bir değişim Irak için de hayırlı olur mu?
     
    Eğer İran’da bu değişim olursa, Irak Somali türü bir parçalanma yaşamazsa ve önümüzdeki on yılda Filistin sorununa bir çözüm bulabilirsek bütün Ortadoğu’daki siyasi kültür baş aşağı olur. Tıpkı 1967’de Araplar savaşı kaybettikten sonra olduğu ve 1979’da Humeyni iktidara geçtiğinde olduğu gibi. O zaman sekülarizmden İslamcılığa geçtik. Artık İslamcılığın Avrupa’daki Hristiyan Demokratlar gibi bir şeye dönüştüğü bir dönemdeyiz. İçeride aile gibi muhazafakar değerleri ön plana taşıyacaklar ama ekonomi ve dış politika söz konusu olunca merkeziyetçi bir tutum benimseyecekler. Tüm bunlar gerçekleşirse, o zaman sorun tarih öncesi bir dönemde takılıp kalmış ülkelerin modernleştirilmesi olur. Yemen, Somali, Suudi Arabistan ve Umman gibi. Bu olası bir senaryo değil sadece, bence mevcut gidişat bu yönde. 
     
    Böyle bir sürecin tepeden inme gerçekleşeceğini düşünmüyorsak, güçlü bir orta sınıfa ihtiyaç duyulacaktır. Bu belki İran’da var, ama ülke dışına giden göçle Irak bu varlığını kaybetmedi mi? 
     
    Orta sınıf büyüyor ama küçülüyor da. O da var, bu da. Avrupa ve ABD’de Irak’la ilgili pek çok konferans ve seminere katıldım. Bir kaç istisna dışında hepsine katıldım diyebilirim. O dönemde herkes şiddetin yükselişi üzerinde duruyordu ama yeni devletin kapasite geliştirme becerisini dikkate almıyordu. İkisini birden analiz etmelisiniz. Çünkü o zamanlar şiddet artarken, devlet kapasitesi de artıyordu. Böyle bir denge vardı. Sonra birden denge devlet lehine döndü. Irak’ın Somali gibi olduğunu söyleyenler fikir değiştirdiler. Neden, çünkü resmin sadece bir yüzüne bakıyorlardı. Oysa şiddet üreten en büyük aktör devlet. İsyancılar bir devlete eklenmedikçe varlıklarını sürdüremezlerdi. Böylece kendileri devlet oldu, milisler devlete eklendiler. O zamanlar Irak’ın bir geleceği yok diyenler, Irak’ın geleceği parlak diyorlar. Ama bu sefer ben endişeleniyorum.  
     
    Neden önceden değil de, şimdi endişeleniyorsunuz?
     
    Çünkü bu kimlik politikaları kısıtlı bir alanda etkiliydi. Şimdi bölünme mevcut sınırların ötesine geçebilir, devlet kurumlarına yansıyabilir. Korkum bu mezhep ve etnik çatışmalarının kurumlar düzeyine yansıması. Eğer Sünniler, Şiiler veya Kürtler ordudan çekiliyoruz derse, ordu çöker. Polis ve devlet de çöker. Devlet kurumları hâlâ çok kırılgan. Aşırı parçalanma basıncına dayanabilir mi? Bu benim için kaygı verici bir soru. Bu ihtimal çok kuvvetli değil ama var. Kanser gibi gelişebilir ve herşeyi mahvedebilir. 
     
    Değerli fikirlerinizi paylaştığınız için teşekkür ederiz.
     
     27 ŞUBAT 2010  
         
    Sizce Türkiye'nin mevcut Ortadoğu politikası, dış politikasında bir eksen kayması olarak nitelendirilebilir mi?




     
    03 Eylül 2010 (ENG / TR)
    02 Eylül 2010 (ENG / TR)
    01 Eylül 2010 (ENG / TR)
     

    ORSAM Rapor No: 19

    TÜRKİYE’YE YÖNELİK TÜRKMEN GÖÇÜ
    VE TÜRKİYE’DEKİ TÜRKMEN VARLIĞI
    -Eleştiriler için Taslak Metin-

    ORSAM Rapor No: 18

    KOMŞULUKTAN STRATEJİK İŞBİRLİĞİNE:
    TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ
    (TR / RUS)

    ORSAM Rapor No:17

    7 MART 2010 IRAK PARLAMENTO SEÇİM SONUÇLARININ VE YENİ SİYASAL DENKLEMİN DEĞERLENDİRİLMESİ
    (TR)

    ORSAM Rapor No: 16

    OMAN SULTANLIĞI :
    ARAP YARIMADASINDA GELENEKSEL İLE
    MODERNİTE ARASINDA BİR ÜLKE
    (TR)

    ORSAM Rapor No: 15

    ORSAM HEYETİNİN
    7 MART 2010 IRAK
    SEÇİMLERİNE İLİŞKİN
    GÖZLEM RAPORU

    (TR)

    ORSAM Rapor No. 14

    SEÇİM ÖNCESİ IRAK’TA SİYASAL DURUM
    VE SEÇİME İLİŞKİN BEKLENTİLER

    (TR)

    ORSAM Rapor No. 13
    7 MART 2010 IRAK SEÇİMLERİ ÖNCESİ Şİİ KÖKENLİ PARTİ VE SEÇMENLERİN POLİTİK DAVRANIŞLARININ ANALİZİ

    (TR / RUS)

    ORSAM Rapor No. 12

     RUSYA FEDERASYONU'NUN BAKIŞI: IRAK FAKTÖRÜNÜN TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU POLİTİKASINA ETKİSİ (1990-2008)
    (TR / RUS)

    ORSAM Rapor No. 11

    UNUTULAN TÜRKLER: LÜBNAN'DA TÜRK VARLIĞI
    (TR / ENG)

    ORSAM Rapor No. 10

    YEMEN İÇ SAVAŞI: İKTİDAR MÜCADELESİ, BÖLGESEL ETKİLER VE TÜRKİYE İLE İLİŞKİLER
    (TR / ENG)

    ORSAM Rapor No. 9

    YEMEN SORUNU: BÖLGESEL SAVAŞA DOĞRU MU?
    (TR / ENG)

    ORSAM Rapor No: 8

    KARADENİZ'İN BÜTÜNLEŞMESİ 
    İÇİN ABHAZYA
    (TR / ENG)

    21 Mayıs - 20 Temmuz 2010
    21 Nisan - 20 Mayis 2010
    Ana Sayfa    |    Üyelik    |    İletişim    |    Basın    |    Site Haritası    |    Bağlantilar    |    Rss