İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’nun güvenliği için öngörülen “Ortadoğu Komutanlığı” ve “Ortadoğu Savunma Organizasyonu” gibi savunma projeleri, savaştan sonra bölgeye yönelik gelişen Sovyet tehdidi ile İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarını koruma düşüncesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. İngiltere’nin, Sovyetleri Ortadoğu’ya ve dolayısıyla da bölgedeki kendi menfaatlerine karşı bir tehdit olarak algılaması, İngiltere’yi bölgedeki mevcut antlaşmalarının dışında yeni bir savunma paktı fikrine sevk etmişti. Bölgedeki devletlerle yapılacak olan ve özellikle de Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa gibi büyük devletlerin taraf olacağı çok taraflı bir savunma paktı hem bölgeye yönelik Sovyet tehdidini önleyebilir hem de İngiltere’nin bölgedeki menfaatlerini koruyabilirdi. Bu amaçla İngiltere, 1950-1953 yılları arasında “Ortadoğu Komutanlığı- Middle East Command” ve “Ortadoğu Savunma Organizasyonu-Middle East Defence Organization” projelerini uygulamaya koydu, ancak başarılı olamadı.
Amerika, İngiltere’nin Mısır merkezli savunma projelerinin başarısızlığı sebebiyle, Mayıs 1953’de Sovyetler Birliğine karşı Türkiye, Pakistan, Irak, İran ve Suriye’nin de yer aldığı bölgede yeni bir savunma örgütü, “Kuzey Kuşağı-Northern Tier”, kurmak için Türkiye ve Pakistan’a öncelik vermeye başladı. Amerika’nın planını heyecanla kabul eden Türkiye ve Pakistan, 19 Şubat 1954’de Amerika’nın da desteğiyle bir savunma paktı kurma isteklerini ilan etti ve 2 Nisan 1954’de iki ülkenin güvenliğini ilgilendiren meselelerde işbirliği imkânlarını sağlayan “Dostane İşbirliği Anlaşmasını” imzaladı.
Arap ülkeleri arasında sadece Irak, Türkiye-Pakistan Antlaşması’na olumlu tepki vermişti. Bununla beraber, Irak Başbakanı Nuri Said’e göre, Dulles’ın kuzey kuşağı savunma fikri tam olarak ikna edici değildi, İngiltere buna karşı çıkmakta idi ve kuzey kuşağı projesi Arap devletlerinin geniş katılımını sağlamıyordu. Irak, Arap dünyasından kopmak değil, ona öncülük etmek istiyordu. Bu sebeple Nuri Said, Irak’ın Arap dünyası, kuzey komşuları ve Batılı güçler arasında işbirliğini sağlayacak yeni bir oluşum arayışına girdi ve İngiliz ve Türk Hükümetlerinin desteğiyle, 24 Şubat 1955’de Türkiye ile Bağdat Paktı’nı imzaladı. Ancak Irak Arap dünyası içinde yalnız kaldı.
Bu tarihi sürece baktığımızda Ortadoğu’nun (özel olarak da Türkiye’nin) bugün de tıpkı 1950’lerde olduğu gibi Amerika ve İngiltere için önem taşıdığını görüyoruz. Bu iki ülkenin bölgeye yönelik geliştirdikleri projeler (Büyük Ortadoğu Projesi-BOP-Greater Middle East) çerçevesinde Ortadoğu’nun orta ve uzun vadede alacağı şekil daha net olarak ortaya çıkacaktır. Aslında orta ve uzun vadede Ortadoğu’daki diğer ülkelerin alacağı şekilden ziyade, Türkiye’nin alacağı şekil ortaya çıkacaktır.
Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından ABD’nin 1990’ların başında uygulamaya koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin-BOP, (Greater Middle East) varlığından bölge ülkeleri ancak yıllar sonra haberdar olmuşlardır. Fas’tan Pakistan’a (hatta Endonezya ve Malezya’ya), Somali’den Kazakistan’a, Yemen’den Bosna’ya, Azerbaycan’a uzanan bu geniş coğrafyada, ABD’nin 1991’den beri yürüttüğü askeri operasyonlar ve dayattığı siyasi, askeri ve ekonomik çözümler hep bu projenin birer parçası durumundadır.
Bu projenin bölge ülkeleri tarafından özellikle de Türkiye tarafından algılanış biçimine göre, Irak’la birlikte diğer bölge ülkelerinin de durumu şekillenecektir. Fakat Irak’ta orta ve uzun vadede isteyerek ya da istemeyerek düzenin sağlanamayacağı, özellikle de kuzeyine göre güneyinde kargaşanın devam edeceği anlaşılmaktadır. Bölgede ortaya çıkacak yeni dengelere göre, Irak’ın bölünebileceği; Musul, Bağdat ve Basra merkezli yeni oluşumların ortaya çıkma ihtimali her zaman var olacaktır.
Amerika ve İngiltere’nin bugün Ortadoğu’da uyguladıkları ve planladıkları projelere baktığımızda 1950’li yıllarda bölgede uyguladıkları politikalarla benzerlik taşıdığı görülmektedir. 1950’lerde komünizm tehlikesi görüntüsü arkasında İngiltere ve Amerika’nın bölgedeki çıkarları söz konusuydu; bugün ise terör görüntüsü arkasında yine aynı çıkarların söz konusu olduğunu görüyoruz. 1950’lerde bölge ülkelerinin askeri ve ekonomik olarak desteklenmesi çerçevesinde bu ülkelerin Batılı ülkelerle adı geçen alanlarda işbirliği yapmaları ve pazar oluşturmaları öngörülmekteydi. Fakat bu projelerde bölge ülkelerine yönelik bir demokratikleşme programı öngörülmemişti. Aksine bölge ülkelerindeki statükonun devam ettirilmesi istenmişti. Bugün ise, Amerika ve İngiltere’nin bölgeye yönelik geliştirdiği projelere (özellikle Büyük Ortadoğu Projesine) baktığımızda tıpkı 1950’lerde öngörüldüğü gibi bölge ülkelerin askeri ve ekonomik bakımdan yine bir kaynak ve pazar olarak görüldüğü, fakat bunun dışında 1950’lerde öngörülmeyen demokratikleşme hareketlerini de içerdiğini görüyoruz. Yani BOP çerçevesinde bölge ülkelerinin siyasi yapılarına da müdahale edileceği anlaşılmaktadır.
Bütün bu gelişmelerden bölgedeki ülkeler paylarına düşeni alacaktır. Fakat burada önemli olan Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarıdır. Hatta bunun da ötesinde, Türkiye’nin kendi sınırları içerisinde çıkabilecek yeni durumların bölgedeki çıkarlarından daha da önemli hale gelip gelmeyeceğidir. Yine 1950’li yıllara baktığımızda Türkiye’nin bölgeye yönelik politikalarında (özellikle savunma alanında) tamamen Amerika ve İngiltere ile birlikte hareket ettiğini görüyoruz. Fakat bu politikalarında pek başarılı olduğu söylenemez. Bugün yine Amerika ve İngiltere ile birlikte (özellikle BOP çerçevesinde) hareket etmesinin kendisine neler sağlayacağını veya neler kaybettireceğini çok iyi hesaplaması gerekmektedir. Bu bağlamda bugün Türkiye bir yol ayrımındadır; ya BOP projesinde yer alıp Amerika ile birlikte hareket edecektir ya da mevcut durumunu muhafaza edecektir. Bu orta ve uzun vadede ne Irak ne de Büyük Ortadoğu Projesi meselesidir, bu orta ve uzun vadede Türkiye’nin “Büyük Türkiye” mi yoksa “Küçük Türkiye” mi olup olmayacağı meselesidir.
Evet, BOP çerçevesinde öngörülen “Büyük Ortadoğu”, fakat “Küçük Türkiye” ve diğer küçük parçalardan oluşan bir “Büyük Ortadoğu”. Bu durum başka bir deyişle, Türkiye’nin bu proje çerçevesinde “büyürken küçülmesi” olarak da ifade edile bilinir.
2010 yılı itibariyle Irak’taki ABD işgali yedinci yılını doldurmuş bulunmaktadır. Okyanus ötesi bir devletin yanı başımızdaki topraklarda çıkarları ve menfaatleri varsa Türkiye’nin bu anlamda hayli hayli menfaatleri vardır. Türkiye Irak’taki hiçbir gelişmeye ilgisiz ve uzak kalmamalıdır. İmparatorluk mirasçısı olarak bu topraklar ve üzerinde yaşayan milletlerle tarihi, kültürel ve dini bağlar bunu zorunlu kılmaktadır. Irak’ta olumlu ya da olumsuz yaşanacak bir gelişmenin Türkiye’yi; Türkiye’de yaşanacak aynı anlamda gelişmelerin Irak’ı etkileyeceği gerçeği unutulmamalıdır. Dolayısıyla geçmişten ders alınarak tedbirli olunması, geleceğimiz için büyük önem arz etmektedir.